Prenses Öykü ile Prens Mete

IMG-20160327-WA0012
Bir varmış bir yokmuş. Ülkenin birinde, şatonun içinde bir prenses ve bir prens yaşarmış. Prensesin adı Öykü, Prensin adı Meteymiş.
Birgün Prenses Öykü aynaya bakıyormuş. Prens Mete, prensesi çağırmış:
“Gel Prenses Öykü arabaya bineceğiz” demiş. Sonra arabaya binip baloya gitmişler.IMG-20160327-WA0014
Prenses ve Prens baloda dans ettiler. Sonra yemeklerini yediler ve evlerine gittiler.
Evlerine gelince, kulaktan kulağa oynadıktan sonra yataklarına yattılar.IMG-20160327-WA0015
Sabah uyandıktan sonra kahvaltılarını yapmışlar. Kahvaltılarını bitirdikten sonra çantalarını hazırlayıp tatile gitmişler.
Prenses ve Prens bir ömür boyu mutlu olmuşlar.
IMG-20160327-WA0018
Resim9
Yazan ve Resimleyen: Öykü UĞUR

20. Yüzyıl’da Bir Jeanne d’Arc


Durango’da
Meksika’da 
Yoksulların evleri hüzünlü ve sevimli
Gece çok soğuk
Bademlerin şu çocuklar gibi gözleri var
Ve çocuklarda sefaletin gözleri.
Jean Seberg

jean serg fotoğraf

Bebeğini kaybedişinin, hemen her yıl dönümünde intiharı denedi. 1979 yılının 30 Ağustosunda ise başarıyla sonuçlandırdı. Cesedini dokuz gün sonra bir arabanın içinde, Paris’in ıssız bir sokağında buldular. Arabanın arka koltuğuna uzanmış cesedinin yanında boş bir ilaç tüpü ile boş bir maden suyu şişesi vardı. Elinde de oğluna hitaben yazdığı intihar mektubu…

Amerika’nın küçük bir kasabasında, Hollywood tarzı bir Amerikan rüyası gibi başlayıp, Paris’in bir sokağında, bir Fransız dram filmi gibi sona eren kırk bir yıllık yaşama/direnme öyküsüydü onunkisi. “Günaydın Hüzün” filminde beyaz perdeye yansıyan görüntüsü, izleyenlerin aklında, hüznün en çocuksu, en güzel, en duru yüzü olarak yerleşip kaldı yıllarca.

Cenazesinde konuşan Rahip Johnson: “Jean’i bir azize ya da bir tanrıça gibi görmek için burada değiliz. Biz hikâyenin öbür tarafını dile getirmek için buradayız. O, benzemek istediği Jeanne d’Arc misali, adaletsizliğin karşısında duran bir savaşçıydı. Sanki ondan bir ses duymuştu; o sesten sapamadı” diyordu.

Kısacık saçları, sade giysileri, abartısız makyajıyla bir Hollywood yüzü değildi Jean Seberg. Yaşamı, isyanları, mücadelesiyle; Hollywood tarzı kokmaz, bulaşmaz, arzu nesnesi manken bebek simgesinin çok uzağında, adeta bir Fransız direnişçisiydi. Belki de bu yüzden, bugün bile, birçok insan onu bir Fransız aktristi olarak hatırlıyor.

Kendisini, her zaman doğduğu kasabaya ait hissediyordu. Dünyanın bütün büyük şehirlerinin sinemalarında afişleri asılıyken bile, o hep küçük bir kasaba kızı olarak kalmaya çabalamıştı. O kadar yalın, o kadar gerçek ve o kadar basit işte…

Tiyatro, onun genç kızlık tutkusuydu. Kasabasının olanakları içinde, bu tutkusunu yaşamaya, amatör gösterilerin bir yerlerinde kendisine yer bulmaya çalışıyordu.

Jeanne d’Arc Yeniden Doğarken

Jeanne d’Arc, İngiltere ve Fransa arasında 1400’lü yıllarda devam eden savaşlarda vatanı Fransa’yı savunan genç bir Katolik kızdı. On iki yaşından itibaren bir takım görüntüler gördüğünü, Tanrı’nın kendisini Fransa’nın savunmasına çağırdığını iddia ediyordu. On altı yaşında bu nedenle evinden ayrılan Jeanne d’Arc, kısacık saçlarıyla, erkekler gibi giyinerek Fransa savunması için savaşa katılmıştı. Savaş sırasında İngilizler tarafından yakalanıp, yandaş bir engizisyon mahkemesinde yargılanmıştı. Yargılama sonucunda kâfir ilan edilip, on dokuz yaşında diri diri yakıldı. Ölümünden beş yüzyıl sonra onu ölüme mâhkum eden kilise, bu sefer de azize ilan etti onu…

Jean Seberg amatör tiyatro kumpanyalarında ilk defa bir Jeanne d’Arc piyesinde rol bulduğunda on altı yaşındaydı. Hayatının ilerleyen yıllarında, bu kadın azizeyle benzer bir yoldan geçti. Bir sinema azizesi ilan edilmek için bu kez beş yüz yıl beklenir mi bilmiyorum, ama çoktan bir çok vicdanda yerini aldığı kesindir.

Yönetmen Otto Preminger bir Jeanne d’Arc filmi çekmek istiyordu. Ama bunun için çoktan ünlü olmuş biri yerine, rolün kişiliğine de uygun olan, genç ve henüz keşfedilmemiş bir kız arıyordu. Biraz da taşralı olursa reklama katkısı olacaktı elbette.

Dünya çapında yarışmalar yapıldı ve on sekiz bin aday arasından Jean Seberg seçildi bu rol için. Neredeyse biçilmiş kaftan. İşte bu rolle yola çıkıyordu, on yedi yaşındaki genç Jean.

Yönetmen çok sert bir adamdı, çok zorluyordu Jean’i. Zorlamak değil belki de, onu zorla istediği bir kılığa sokmaya, bir oyuncunun özgünlüğünü ortaya çıkarmak yerine, bir kukla gibi parmaklarının arasına almaya çalışıyordu. Çekimler için Londra’ya götürdüğü Jean’e, sadece bir rolü hayata geçirmeyi değil aynı zamanda çalışmaktan ibaret bir hayatı dayatıyordu.

Büyük baskı altında hissediyordu Jean kendisini. Her yanlışında azarlanmaktan, alay edilmekten, akşamın geç saatinde dönülen otel odasında hapis hayatı yaşamaktan, bedeni kadar ruhu da yorgun düşmüştü.

“Führer” lakabını taktığı yönetmenin acımasızlığı, onu iyi bir oyun çıkarmaya yöneltmekten daha çok, hiçbir zaman iyi bir oyuncu olamayacağına inandırmaya yol açıyordu.

Sonuçta Jeanne d’Arc filmi, beklenen beğeniyi görmediği gibi, büyük eleştirilere de uğramıştı. İnişli çıkışlı kariyerine işte bu şekilde başladı Jean Seberg…

Yalnız Avlanan Tanrıça

Aşk… Soyumuzu cennetten eden yasak elma… İnsanın, Tanrı sözüne ilk isyanı, dünyaya inerken yanına aldığı tek günahı…

Cennetten kovulmakla kalmadık, nerede, ne zaman patlayacağını bilemediğimiz bir bombanın pimi gibi özümüze yerleşti günahımız. En büyük hazlarımızla en büyük acılarımızın arasına çizilmiş bir sınırdır aşk. İçinden alev akar.

Jean çok âşık oldu, daha fazla erkek de ona. Ama seçen, terk eden, geri dönen, yeniden bırakan hep Jean oldu.

Her zaman bir kasaba kızı olmakla övünen Jean, aşırı modern yaşayış biçiminden, bunun yarattığı ilişkilerden hoşlanmıyor, yapmacık, sahte buluyordu. Kendisini Hollywood tarzı sinemadan uzak tutan bu eğilimini, erkeklerle olan ilişkilerinde hayata geçirmekte çok başarılı olduğu söylenemez. Genellikle, maddi imkânlar bakımından olmasa bile, yaşayış tarzları yönünden üst orta sınıfının standartlarına uygun erkeklerle, yazarlar, yönetmenler, sinema oyuncularıyla ilişkiler yaşadı.

Ona kendini kaptıran erkeklerden biri olan büyük Meksikalı yazar Carlos Fuentes, Jean’i anlattığı, “Yalnız Avlanan Avcı” kitabında onu, “yalnızca kendisinden hızlı koşan erkeğe teslim olan koşucu” olarak tanımlıyordu.

Eşlerinden biri yüzyılın büyük yazarlarından Romain Gary’ydi. Bir oğulları oldu bu evlilikten. Ayrıldılar, birleştiler, tekrar ayrıldılar. Fırtınalı ilişkileri, Amerikan ve Fransız gazetelerinin magazin sayfalarına çokça konu oldu.

Yaşadığı birçok ilişkinin ardından, intihar mektubunda adını andığı, hayatından geride bıraktığı tek erkek ise oğlu Diego oldu.

Kendisiyle çokça özdeşleştirilen Jeanne d’Arc’tan yüzlerce yıl sonra, modern zamanların engizisyonu, onu insanlığın en büyük günahının ateşinde yaktı. Tutkularından, inançlarından, mücadelesinden hiç geri adım atmayan bir kadının eğmediği başını, toplu bir linçle aldılar. Değişmeyi, teslim olmayı kabul ettiremedikleri, bir ‘kasaba kızı’na, bunun bedelini ödettiler.

Romain Gary, Jean’in ölümünden bir süre sonra karşılaştığı Carlos Fuentes’e, ‘Sorun şu ki, yardım edemeyeceğiniz, değiştiremeyeceğiniz ama terk de edemeyeceğiniz bir kadını sevmenin zorluğundan habersizdiniz’ diyordu.

Bir Politik Cadı Avı

1960’lı yıllarda, teknolojik ilerlemesiyle bir adımını aya atmış olan Amerika Birleşik Devletleri, politik olarak ise dünya üzerindeki geriliğin, en büyük temsilcilerinden biriydi. Sadece yüzbinlerin ölümüne yol açtığı Vietnam’da değil, kendi coğrafyasında da, siyahlara, komünist dediği her türden muhalefete karşı kirli bir politik savaş yürütüyordu.

Siyahlara karşı yürütülen, geleneksel Amerkan ayrımcılığıyla daha çocuk yaşında karşılaşmıştı Jean. Beyaz bir kıza yakınlaşmak isteyen siyah bir gencin, beyaz erkekler tarafından öldüresiye dövülmesine tanık olmuş, okullardan, yaşanan mahallere kadar var olan ayrımcılığa ilk defa o zaman isyan etmişti. On dört on beş yaşlarındaydı.

Irkçı, sağcı muhafazakârlığın en yoğun yaşandığı bir dönemde, Jean, ikinci büyük hatasını “komünist” bir öğretmene âşık olmakla yaptı. Toplumsal baskı, evlenmeye niyetlendiği bu adama açılmasına fırsat vermedi. Sonra bu adam şehri terk ettiğinde ardında ilk gençlik yıllarında yaşayamadığı bir aşkın acısıyla kalan bir genç kız bıraktı. Belki daha sonraki yıllarda geliştirdiği politik duyarlılığın temelinde bu iki travma vardı.

Jean 1960’lı yıllar boyunca, siyahların Marksist bir örgütü olan, ayrımcılık karşıtı “Kara Panterler Partisi”ne hem maddi hem de manevi desteğiyle öne çıkıyordu. Oyunculuk kariyeri iniş çıkışlar gösterse de, muhalif kimliği artan bir biçimde öne çıkmaya devam ediyordu.

Tabii bu konu sinema izleyicilerinden daha çok Amerikan güvenlik örgütü FBI’ın dikkatini çekiyordu.

1950’li yılların ortalarında, FBI COINTELPRO adını verdiği bir karşı istihbarat programını hayata geçirmişti. Gizli olarak yürütülen bu programın amacı, savaş karşıtlarını, “komünistleri”, siyahların özgürlük hareketini izlemek, hedef örgütlerin içine sızmak, bu hareketlerin öne çıkmış şahsiyetlerini itibarsızlaştırmaktı.

Bu programı başarıyla (!) yürüten isim olan FBI’nın başkanı Edgar J. Howard, 1971’de programın sona erdiğini açıkladığında, kamuoyu ilk defa bu operasyonlardan haberdar oldu. Birçok ismi hedef olarak seçen FBI’ın, Jean Seberg gibi popüler bir muhalifi atlaması söz konusu olamazdı.

Bir Kara Propaganda, Bir Kadın, Bir Bebek

Tarih hiçbir zaman tarafsız bir bilim olamaz. Yazanı, okuyanı kim ise, onun elinde değişik biçimlere bürünebilir. İçinde bulunduğunuz tarafın gözlerinden bakarsınız olaylara. Ancak tarihsel kişilikler konusunda daha tarafsız kalınabilir. İyi veya kötü şekilde tarih sahnesinde rol almış şahsiyetler, sevenleri ya da karşıtları tarafından, sahip oldukları temel dehaları, özsel karakterleri bakımından daha objektif analizlere tabi tutulmuştur. Bu nedenle biyografiler, bir tarih çalışması olmaktan çok edebiyatın konusuna dönüşür.

Bir de, açıkça zulme uğramış kişilikler var ki, insanlık değerini tümden kaybetmemişseniz, ister istemez bir empati duygusu hakim olur, onu yazarken, okurken. Hele de o tarihsel kişi, sahneye kendi gönlüyle değil, ite kaka çıkarılmış ve sonra da parçalanmışsa…

Kasabalı kız Jean, her ne kadar idealize etse de hiçbir zaman bir Jeanne d’Arc rolünü, gerçek hayatta oynamaya gönüllü olmamıştı, sadece onun gibi, kendi inançlarını takip etmiş ve onurunu korumaya çalışmıştı. Jeanne d’Arc gibi o da kendinden nefret edenlerce tarihin bir parçası haline getirildi. Bu nedenle onun hayatına bakarken, sempati duygusundan uzaklaşamıyor insan…

FBI, Jean Seberg’i hedef aldığında, o, kadın hakları, hayvan hakları gibi mücadelelerin yanı sıra politik siyah hareketini de destekliyordu. Hem de, beyazların yüzyıllarca sürdürdüğü sömürünün karşılığı olarak siyahlara tazminat ödenmesini isteyen “Kara Panterler” gibi, üstelik açıktan Marksist olduğunu açıklayan bir örgüte… Bu affedilemezdi.

Gizemli tehdit telefonlarıyla başlayan operasyon, evinin kurşunlanmasına, arabasının sabote edilmesine hatta kedisinin zehirlenmesine kadar vardı. Ama bunlar durduramadı genç kadını.

Linç, insan topluluklarının en geri eyleminin en örgütlü biçimde ortaya çıkmasıdır. Genellikle de topluluğun en muhafazakâr yönünün tahrik edilmesiyle mayalanır ya da mayalandırılır. Konu bir kadınsa bu elbette cinsel ahlâk üzerinden yürür çoğunlukla.

1970 yılının mayıs ayında, kimliği belirsiz bir ihbar mektubu ulaştı Los Angeles Times gazetesine. Kara Panterler örgütüne destek veren bir kadın sinema oyuncusunun, örgütün liderinden hamile kaldığı iddia ediliyordu. Evli, ünlü bir beyaz kadının, bir siyah teröristten (!) gayrimeşru çocuk sahibi olacağı haberi, muhafazakâr Amerikan toplumunu siyasal bir linçe davet etmekti elbette. FBI’ın amacı da buydu.

Daha sonra bu haber yüzlerce gazete sayfasında yer bulmuştu. Ama henüz isim açıklanmadığı için bu süre de yalanlayacak kimse de olmamıştı. Bu konuda bir toplumsal tepki örgütlendikten, bir yargı oluşturulduktan sonra gelecekti sıra isme.

Aynı yılın haziran ayının başında FBI başkanı Edgar J. Hoover’ın Başkan Nixon’a yazdığı rapor basına sızdırıldığında, isim de açığa çıkmıştı. Jean Seberg…

Gerçekten de hamileydi ancak bunun bahsedilen siyah eylemciyle bir ilgisi yoktu. Çatırdayan evliliğinin, bu haberlerle yıkılması beklenirken, eşi Romain Gary gerçek bir şövalye gibi sahiplenmişti Jean’i. Dozu artan bir şiddetle süren saldırılara karşı, çift sadece yalanlamalarla mücadele etmeye çalışıyordu. Hatta Romain Gary çocuğun babasının kendisi olduğunu açıklayan, bu linç hareketine direnen yazılar kaleme alıyordu, Avrupa gazetelerinde. Ama linç tam olarak buydu işte, savunma hakkı tanımaksızın saldırmak.

Seberg-Gary çiftinin savunması, yürütülen linç hareketinin pespayeliğine rağmen onurlu bir yerden devam ediyordu. FBI bu dezenformasyonla, Jean’in kendi savunmasını, siyah bir bebeği reddetmek, ondan tiksinmek noktasına çekmesini istiyor, hem beyaz muhafazakârlar hem de muhalif kesimler tarafından dışlanmasını hedefliyordu. Jean ise bu tuzağa düşmeden, cinsel kimliğinin bir politik linçe konu edilmesine, mücadelesinin sadece siyah bir erkeği arzulayan bir beyaz kadın hikâyesine dönüştürülmesine direniyordu. Hem bu yalanla savaşıyor hem de “Kara Panterler” örgütüne desteğinin devam ettiğine yönelik açıklamalar yapıyordu. Hatta bu yalanı yayan gazetelere açtığı davalardan kazanacağı tazminatı, örgüte bağışlayacağını söylüyordu.

Bir kadının direncini, gücünü görmek istiyorsanız, çocuğuna dokunun. İşte bunu yapıyordu linç tezgâhlayıcıları ve karşılarında bir kadının hem kendisini hem de doğacak bebeğini savunurken gösterdiği insanüstü çabayı buldular.

Bu kara propaganda çalışması ve buna gösterdiği insanüstü direniş, hem bedensel hem de psikolojik olarak büyük bir çöküntüye sürükledi Jean’i. 20 Ağustos 1970’de Cenevre’de bir hastaneye kaldırıldı. Hamileliğinin yedinci ayındaydı. Çocuğunu düşürmemesi için yoğun çaba gösteriyordu doktorlar. Jean hastaneye yattıktan iki gün sonra arkadaşı Paton Price’a yazdığı mektubunda şunları söylüyordu:

Çocuğumu düşürmemek için dişi bir kaplan gibi mücadele ediyorum. Irkçı Amerika için dillere destan bir olay olacak. Şimdiden devrimci sayılan bu masum yaratık şu hastalıklı dünyaya gelirken ve onu değiştirmeye uğraşırken kuşkusuz çok acı çekecek…

Ancak bu çabası yetmedi, aynı gün sezaryenle aldılar çocuğu. İki kiloyu bile bulmayan bu küçük kız bebeği bir küveze koydular. Jean ve Romain çiftinin, Nina Hart Gary ismini verdikleri bu bebek, daha doğmadan üstüne yıkılan büyük yalanın ağırlığını ancak iki gün kadar taşıyabilecek güce sahipti. 25 Ağustos sabahı öldü…

Doktorlar, izleyen yıllarda büyük bir ruhsal çöküntüye uğratacak bu olayın ilk izlerini silebilmek için birkaç gün tedavi etmeye çalıştılar Jean’i.

Taburcu olduğunda, sevgili küçük kızının cenazesini almak için morga gitti. Bebeği kucağında dışarıya çıktığında, gazeteciler onu bekliyordu. Jean iki eliyle bebeğini kollarından tutarak, onlara doğru havaya kaldırdı, bağırdı:

Bakın bebek beyaz…

 

YARDIMLAŞMAK GÜZELDİR

yardımlaşma02

 

ÇOCUKLAR, KÜÇÜLEN GİYSİLERİMİZİ GİYSİSİ OLMAYAN ÇOCUKLARA VERELİM.

GÖREVLİLER ONLARI, SOĞUKTAN KORUNMALARI İÇİN SPOR SALONLARINA GÖTÜRSÜN.

BİZLER KÜÇÜLEN AYAKKABILARIMIZI DA BU ÇOCUKLARA VERELİM. BU HERKES İÇİN GEÇERLİDİR.

***

ÇOCUKLAR BUNLARI UNUTMAYALIM.

ÖNÜMÜZE KONULAN YEMEKLERİMİZİ BİTİRELİM.

ÇOK ARTAN YEMEKLERİMİZİ HAYVANLARA VERELİM.

ÇOCUKLAR HER ZAMAN İHTİYACI OLAN İNSANLARA YARDIM EDELİM.

***

dayanisma03

 

ÇOCUKLAR BEN BAZI ÇOCUKLARIN HİÇ GİYSİLERİ OLMADIĞINI, BARINACAK YERLERİ OLMADIĞINI GÖRDÜM VE ÇOK ÜZÜLDÜM, ANNE BABALARI DA YOKTU.

 

 

 

Resim9

 

Yazar: Öykü UĞUR

GÖKKUŞAĞI

Resim1

BUGÜN GÖKKUŞAĞI GÜNÜYDÜ. 

ÇOCUKLAR ÇOK MUTLUYDU.

İÇLERİNDEN BİRİ GÖKKUŞAĞINA

GİTMEK İSTİYORDU.

 

 

***

Resim2

 

TAM O SIRADA YAĞMUR YAĞDI.

ÇOCUKLAR SEVİNÇLE EVLERİNE GİTTİLER.

 

 

 

 

***

Resim3

 

İÇLERİNDEN BİRİ HEMEN KOŞA KOŞA EVİNE GİTTİ.

 

YAĞMUR YAĞIŞINI İZLEDİKTEN SONRA ÇOCUKLAR

 

GÜNEŞ ÇIKTI VE GÖKKUŞAĞI OLUŞTU.

***

 

Resim4

 

BUNU GÖREN ÇOCUKLAR SEVİNÇLE GÖKKUŞAĞINA KOŞTU. 

GÖKKUŞAĞINA BAKARAK RENKLİ OYUNLAR BULDULAR.

 

 

 

 

***

Resim6

ÇOCUKLAR AKŞAM OLUNCA SEVİNÇLE EVLERİNE KOŞTULAR.

EVLERİNDE AKŞAM YEMEKLERİNİ YEDİLER.

AKŞAM YEMEKLERİNİ YEDİKTEN SONRA UYUDULAR.

ANNELERİ ONLARA MASAL OKUDU.

BABALARI ONLARA MASAL OKUDU.

***

Resim7

 

ÇOCUKLAR UYUYUP UYANDILAR.

YİNE GÖKKUŞAĞINI BEKLEMEYE BAŞLADILAR.

TAM O SIRADA YİNE YAĞMUR YAĞDI.

ÇOCUKLAR EVLERİNE KOŞTU.

ÇOCUKLAR HEMEN KOŞTULAR.

SONRA YİNE GÖKKUŞAĞINA BAKARAK RENKLİ OYUNLAR OYNAMAYA BAŞLADILAR.

 

 

***

Resim8

TAM O SIRADA BİR ÇALI KIPIRDIYORDU.

SONRA BİRİ ÇIKTI ONUN İÇİNDEN.

ÇOCUKLARA O YENİ BİR OYUN ÖĞRETTİ.

ARTIK GÖKKUŞAĞI ÇIKTIĞINDA ÇOCUKLAR BU OYUNU OYNUYORLARDI.

 

 

Resim9

Yazar: Öykü UĞUR

Öykü’nün Öyküleri

Bilen biliyor, Öykü benim yeğen. Şu anda 5 yaşında. O da hikayeler anlatıyor, annesine hikayelerini not aldırıyor, sonra da yazdırıyor. Ben de onun hikayelerini blogumda “Öykü’nün Öyküleri” kategorisinde yayınlayacağım. Tabi telif ücretini, artık oyuncak mı olur, kitap mı olur, pasta mı olur, bir şekilde ödeyeceğim…

Fırtınaya Direnen Kağıt

“İnsani değerler içerisinde en çok saygı gösterilmesi gereken değer cesarettir; çünkü cesaret diğer bütün değerleri güvence altına alan değerdir.”  Winston Churchill 

 

 

matthias-sindelar-02

Matthias Sindelar

Tarihi çok çeşitli açılardan okuyabilirsiniz. Devletler, halklar, milletler… İnançlar, ideolojiler, sınıflar… Çatışmalar, yükselişler, düşüşler… Bilim, sanat, spor, kültür, medeniyet…

Hangi açıdan ele alırsak alalım, insanı olmayan bir tarih de olmaz. Olayların içine sızmış, iyi ve kötü rolleriyle öne çıkmış insanların hikâyeleri, tarihi tamamlar.

Size anlatmak üzere olduğum hikâyenin bir iyi bir de kötü kahramanı var. Kötünün hikâyesi, tarihin çok çeşitli alanlarında sıkça işlendi. İyi adamın öyküsü ise daha az biliniyor. Aynı dönemde yaşamış bu iki insanın hayatı çeşitli zamanlarda kesişmiş. Biri kazanmış biri kaybetmiş. Biri ötekinin ölümüne yol açmış (gerçi burası tartışmalı ama bu da güçlü bir iddia.) Altı yıl sonra da öteki ölmüş.

Şimdi birinin mezarı, öldüğü şehrin mezarlığında mütevazi bir taşın altında, anısı da aynı mütevazilikle iyi insan hikâyelerinde duruyor. Diğerinin bir mezar taşı yok, anısı ise lanetliler tarihinin en üst sıralarında.

Avusturya-Macaristan imparatorluğunun iki şehrinde, 14 yıl arayla başlıyor hikâyeler. 1889 yılında bugün Yukarı Avusturya olarak bilinen bölgede bulunan bir küçük kasabada doğdu Adolf Hitler.

Matthias Sindelar ise, Hitler’in doğduğu kasabaya yaklaşık 400 km uzaklıkta, 1903 yılında yine Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun, bugün Çek Cumhuriyetine bağlı, Morovya eyaletinin güneyindeki bir kasabada, yoksul bir demircinin oğlu olarak doğdu.

Yahudi kökenli olduğu iddiaları olsa bile Katolik bir ailenin çocuğuydu Matthias. Aynı ülkenin vatandaşları olarak doğan bu iki kişinin hayatları daha sonra Viyana’da kesişti. 1905 yılında Viyana’ya göç etmişti Sindelar ailesi. Hitler ise 1907 yılında, ressamlık eğitimi almak için geldi Viyana’ya.

Sindelar ailesi Çeklerin yoğun olarak yaşadığı Favoriten bölgesine yerleşti. Viyana Güzel Sanatlar Akademisi tarafından ressamlığa uygun olmadığı gerekçesiyle reddedilen ve ekonomik olarak zorluklar içindeki Hitler ise Sindelarların bir kaç kilometre ötesinde yaşıyordu. Mariahilf bölgesi olarak bilinen bu bölgede Alman milliyetçiliği yaygın bir ideolojiydi. Hitler’in ideolojisinin ilk tohumları da bu dönemlerde atılmıştı. İnsan ister istemez düşünüyor, birbirine bu kadar yakın yaşayan bu iki insan birbirleriyle karşılaşmışlar mıdır? Hayatının en buhranlı zamanlarını yaşayan genç Adolf ile çocuk Matthias bir şekilde karşılaştılarsa bile birbirlerinin farkına varmadıkları kesin. Ama ilerde birbirlerini tanıyacaklar.

Zayıf ve çelimsiz bir çocuktu Matthias. Futbola ilgiliydi ve az rastlanan bir yeteneği vardı. Viyana sokaklarında top koşturduğu yıllarda 1. Dünya Savaşı başlamış ve babasını bu savaşta kaybetmişti. Babasının silah arkadaşı (aynı orduda bulunmak kadarıyla) Adolf Hitler ise, savaştan bir gazi ve kemikleşmiş bir ırkçı olarak döndü.

Savaş sürerken 1918 yılında Hertha Viyana takımının altyapısına girdi futbol tutkunu Matthias. Sonraki yıllarda ülke futbolunun en önemli yıldızlarından birine, bir efsaneye dönüşmesine ilk adımı o yıllarda attı.

1924 yılında Avusturya Wien takımına geçerek profesyonel oldu. Bugün 10 numara olarak tariflenen yerde, forvet arkası pozisyonunda oynuyordu. Üstün tekniği ve hızıyla Avusturya Wien takımında harikalar yarattığı yıllarda, zayıf ve çelimsiz yapısına ithafen “kağıt adam” lakabıyla anılıyordu. 1926 yılında Avusturya Milli Takımı’na seçildi. Sonraki yıllarda “harika takım” (wünderteam) olarak adlandırılan Avusturya Milli Takımı’nın en önemli yıldızıydı.

Matthias’ın fırtına gibi estiği yıllarda Adolf Hitler ise kendisine farklı bir kariyer yapıyordu. Bilinen hikaye, ayrıntısına gerek yok.

1938 yılına gelindiğinde Matthias 1 şampiyonluk, 5 Avusturya Kupası, ve 2 Orta Avrupa Kupası kazanmış bir takımın, milli takım kariyerinde 43 maçta 27 gol atmış kahramanı, yaşayan efsanesiydi. Hitler ise Almanya’yı demir yumruğunun altına almış, gözü dünyanın fethinde olan çılgın bir ırkçı diktatör…

Anschluss

Almanca “birlik” anlamına gelen bu kelime, ilk olarak 1919 yılında ortaya atılmış, Alman ve Avusturya halklarının birlikteliğini anlatan bir düşünce olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Uzun yıllar boyunca sosyal demokratlar tarafından savunulmuş, ancak Nasyonal Sosyalistler tarafından popüler hale getirilerek uygulamaya da girişilmiştir.

12 Mart 1938 yılında Alman 8. Ordusu sınırı geçerek Avusturya’yı ilhaka başlamıştı. Her yerde alkışlanan ve Avusturyalıların çoğu tarafından sevinçle karşılanan bu olayı ilhak olarak nitelemek de çok doğru değil aslında. Nazilere ilgi o kadar yoğundu ki, rejimin en önemli isimlerinden Hermann Göring “Biz bile bu kadar sempatiyle karşılanacağımızı tahmin etmiyorduk” diyordu.

15 Mart 1938’de ise Hitler Viyana’da yüzbinlerce Avusturyalı’ya hitap ediyor, “Politik mücadelem süresince halkımdan çok sevgi gördüm fakat Avusturya sınırını geçtikten sonra gördüğüm sevgi selini hiçbir zaman görmedim. Biz zorbalar olarak gelmedik, kurtarıcılar olarak geldik” diyordu. Hitler’i izleyenler arasında Sindelar var mıydı, onu bilmiyorum ama onu onaylayıp alkış yağmuruna tutanlar arasında olmadığı kesin.

10 Nisan 1938’de ilhak için bir referandum yapıldı Avusturya’da ve Avusturya halkı %99,73’le ilhaka evet dedi. Bu güçlü irade beyanına artık ilhak denebilir mi?

“Anschluss”u takip eden birkaç günde, içinde komünistlerin ve sosyal demokratların da bulunduğu muhalifler ile Yahudilerden oluşan 70.000 kişi tutuklandı. Mayıs 1938’den itibaren ırkçı Nüremberg Yasaları yürürlüğe konuldu. Aynı yılın 9-10 Kasımında, Kristal Gecesi olarak bilinen olayla, III. Reich’da Yahudi soykırımının ilk adımları atılmaya başladı. O günlerde Viyana’da yaşayan binlerce Yahudi toplanarak Dachau Toplama Kampına gönderildi, (tabiiki hayatta kalanlar.) Yahudilerin evleri, dükkanları yağmalandı, Sinagoglar yakıldı.

Geride kalan Yahudiler ise tecrit edildi, mallarına el konuldu…

Naziler ve Futbol

Hitler bir futbolsever değildi, hatta nefret ettiği söylenir. Ancak futbolun kitleleri mobilize edebileceği bir alan olduğunu anlaması uzun sürmedi. 1920’li yıllardan itibaren halk içinde çok popüler olan bu oyunu, Nazi propagandası için kullanmak istemesinde hiç de şaşılacak bir yan yoktu.

Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbells futbol için “Bir maçı kazanmak insanlar için bir şehri fethetmekten daha değerli” tespitinde bulunuyordu.

Alman ırkının üstünlüğünü gösterebilecekleri bir alan olarak düşünülen futbol için, 1930’lu yıllar boyunca bir çok düzenleme yapıldı. Düzenleme dediysek, Yahudi, aryan olmayan, komünist, muhalif futbolcuların derdest edilmesi, yerlerine güçlü Alman gençlerinin ikame edilmesiyle başlayıp, kulüplerin yarı militer örgütlenmesiyle devam eden uygulamalardan bahsediyorum.

Ancak, yarı militer, üstün Alman ırkı propagandasının unsuru olarak yeniden dizayn edilen Alman futbolu, Nazi liderlerinin beklediği başarıyı bir türlü sağlayamadı.

Aynı yıllarda Sindelarlı Avusturya milli takımı ise tarihinin en parlak dönemlerini yaşıyordu. “Kağıt adam” Avusturya halkının sempatik bir kahramanıydı.

Güçlü Alman Milli Takımı

“Anschluss”un ardından Naziler, güçlü Avusturya Milli Takımı oyuncularını Alman Milli Takımına katmayı ve yenilmez bir Reich takımı kurmayı hayal ediyorlardı.

Böyle bir takım Sindelarsız düşünülebilir mi? Ancak “kağıt adam” yaşının geçtiği ve sakat olduğu gerekçesiyle, Alman Milli Takımına girme tekliflerini iki kere reddetmişti. Teklif dediğime bakmayın, teklif eden Nazi iktidarı…

Sindelar’ın bir çok arkadaşı ya istekle, ya baskıya boyun eğerek Alman Milli Takımına girmeyi kabul etmişlerdi. Yeni transferleriyle güçlenen Almanlar, ilk maçını Avusturya Milli Takımından geriye ne kaldıysa onunla oynayacaktı. Geriye kalanlar içinde Sindelar da vardı. Nazileri reddedip Avusturya Milli Takımında kalan Sindelar.

Dostluk maçı olarak organize edilen bu maç aynı zamanda “Anschluss” kutlamalarının da bir parçasıydı. Ama sonucunun ya Almanların kazanması ya da berabere bitmesi gerektiği Nazi(k)ce bildirildi Avusturyalı yetkililere.

Futbol Bazen Sadece Futbol Değildir

Tarih bazen bir insana, ne kadar güçsüz de olsa kendi anıtını dikecek bir şans verir. Zamanını ve yerini bulan bir söz, bir eylem, hiçbir silahın yapamayacağı işleri yapar. Kahramanlık, tarihin ayağına getirdiği fırsatı kullanmaya cesaret etmektir ve çoğu zaman bir kere tanınır bu şans.

3 Nisan 1938… Viyana soğuk geçen kışı geride bırakırken, politik çalkantılarıyla birlikte ılık bir bahar gününe uyanıyordu. Prater Stadion’u dolduran on binlerce Avusturyalıdan bir kısmı sadece bir maç izlemeye gelmişti belki. Ama protokolü dolduran üst düzey Nazi yetkililerinin de içinde bulunduğu büyük çoğunluk, bir propaganda izlencesine tanık olmak için oradaydı.

“Hitler Almanya’dır, Almanya da Hitler” sloganı üstüne inşa edilmiş, tarihin en güçlü propaganda mekanizmalarından biri olan bu “führer devleti”nin milli takımı da hiç kuşkusuz, sahadaki “Hitler”di. Karşısında ise yıldızları sökülmüş bir Avusturya ve onu taşıyan Sindelar…

Dünyayı kasıp kavuran bir fırtınanın karşısında “kağıt adam”ın şansı nedir demeyin, uçurtmalar rüzgar gücüyle değil o güce karşı koydukları için uçarlar.

Tarihin o eşsiz kahramanlık fırsatı maçın 70’inci dakikasında, bir top olarak düştü Alman ceza sahasının içine. Cesaretle aldı bu fırsatı Sindelar. Yumuşak bir dokunuşla, topu faşizmin ağlarına gönderiverdi. Bütün stat golün şaşkınlığını yaşarken, Sindelar gol sevincini Nazi protokolünün önünde, onlarla alay edercesine dans ederek kutluyordu. Onurunu kırıyordu faşizmin.

Birkaç saniye süren şaşkınlığın ardından, bu golün nereye atıldığını anlayan tribünler ayağa kalktı ve tek bir ses yükseldi: “Avusturya, Avusturya, Avusturya…”

Bu golün ardından cesaretini toplayan Avusturya Milli Takımı bir gol daha buldu: 2-0. Maçı bu skorla kazandılar.

Şehri Hitler fethetmişti ama maçı Sindelar kazandı…

Ömür

Kırk yaşında dede olmuştu Sadri. Aslında resmi kayıtlara göre otuz sekiz. Babası iki sene sonra yazdırmış nüfusa. O yıl nüfus sayımı için gelmiş memur, çocuğun nüfus cüzdanını isteyince babası yok demiş. Memur çok kızmış babasına, babası da;

“Beyim gidiyoruz nüfusa, kıpti yazıveriyorlar deftere. Müselmanız diyoruz, yok illa kıpti. Yazdırmayıveririm dedim ben de” diyesiymiş.

“Olsun” demiş memur, “devlet işi bunlar, kayıtsız olmaz. Kafanın basmadığı şeyleri kurcalama” demiş… “Hem çok ağır para cezası var.”

“Zaten devlet para almaya gelince adam yerine kor bizi” demek istemiş babası, ama susmuş. Ertesi gün de gidip kaydettirmiş Sadri’yi nüfusa, “kıpti” diye…

Ondan sonra her beş yılda bir nüfus sayımı gelmeden hemen önce gitmiş yaptırmış çocukların kaydını. O yüzden on beş kardeşin kimisi üç, kimisi beş yıl büyükmüş kafa kağıdında yazandan.

Diğer kardeşlerinin hiçbiri okumamış Sadri’nin. Kimisi ilkokulu üçüncü sınıfta, kimisi daha birinci sınıfta terk etmiş. Bazısı zaten hiç başlamamış bile. Nüfus kaydını soran devlet de gelip dememiş, bunları niye okula göndermiyorsunuz diye. Bir Sadri bitirmiş ilkokulu. Ama onun da sonrası yok.

Aslında sonrasını da istiyormuş ama yılmış artık, en arka sırada yalnız oturmaktan, öğretmenlerin “çingen oğlan” demesinden, çocukların bunla alay etmesinden, sonra alay edenleri dövmekten… Zaten babası da istememiş okumasını, vermiş eline klarneti.

Çalgıcılık oğlanların baba mesleği, klarnet çalınır, keman çalınır, darbuka vurulur… Kızlar bohçacılık yapar analarının yanında. Sadri klarneti de bilir, kemanı da darbukayı da. Yetenekli her bakımdan.

Babası çingene lafına çok kızarmış. “Biz Abdalız, Çingene değil.” Düğünlerde çalmaya gittiklerinde orada birisi çingene falan dese bunlara, çok bozulurmuş ama yutarmış hep, gülüp geçermiş. Ekmek parasını aldıktan sonra yolda küfür edermiş ama…

Daha o zaman Roman lafı da yok ortada, “Biz evde Abdalız, nüfusta Kıpti, sokakta Çingen…” diye söylenirmiş babası.

Sadri 17 yaşına geldiğinde apar topar evlendirmişler Hatice’yle. Ortada bir çocuk var nasıl evlenmeyecek?

Hatice 14 yaşında anne olmuş, 15 yaşında gelin.

Çok severmiş Hatice oğlancığı Hasan’ını. Ana mesleği bohçacılığı yaparken oğlanı sırtında taşımış hep. Diğerleri gibi, oğlunun çıplak ayakla dolaşmasına izin vermezmiş. Sarıp sarmalayıp sırtına bağladığında bile ayaklarına mutlak bir çorap giydirirmiş Hasan’ın.

Sadri 18 yaşında askere gitmiş. Acemiliği bittiğinde bunu vermişler bando takımına. Bando takımı dediysek, orduevlerinde subaylara keman çalmakmış işi…

Çingen takımı dermiş diğer askerler bunlara. “Ben Abdalım” diye düzeltirmiş Sadri ama gülerlermiş hep buna. Herkes ayırmak istermiş koğuşunu “çingen takımı” çalgıcılarından. “Çingen demek hırsız demek, arsız demek” diyen bir onbaşının burnunu kırınca önce disiplin koğuşunda bulmuş kendini, sonra askerliğini uzatmışlar.

Bir teğmen varmış, çok iyi davranırmış Sadri’ye. Diğerleri hep ismiyle hitap ederken, bu teğmen “Mehmetçik” diye çağırır diğer askerlerden bir farkı olmadığını gösterirmiş.

Bir gün öğle yemeğinin sonrasında teğmen, yemekhanenin oradaki kameriyeden, “Mehmetçik” diye seslenmiş Sadri’ye, “şu kantinden iki çay kap getir” demiş.

Sadri iki çay almış gelmiş, “otur” demiş teğmen, “al şu çayı, otur karşıma.” “Bak” demiş Sadri’ye, “bak oğlum senin ne yaşadığını biliyorum. Benim ninem de Roman.”

“Roman ne demek komutanım”

“Çingene, Abdal, Lom, Poşa, esmer vatandaş… Ne diyorsan kendine o işte.”

Şaşırmış Sadri, ilk defa kendilerinden birini böyle yüksek bir makamda görüyormuş.

“Benim nine Mersinli. Çingan derlermiş onlara oralarda. Dedem de Mersinin yerlisi Türkmenlerden. Ninem çok meraklıymış okumaya. İstemiyormuş, bohçacılık, elekçilik, sepetçilik, çalgıcılık falan yapmayı. Okuyup öğretmen olmak istiyormuş. Çevresindeki herkes çok gülüyormuş dalga geçiyormuş nenemle. İlkokulu bitirsin vaz geçer demişler. Ama bizim nine inatçı. İlkokul bitmiş ortaokul demiş, ortaokul bitmiş lise diye diretmiş. Lise’de tanışmışlar zaten bizim dedeyle. Aynı sınıftalarmış. Dedem aşık olmuş bu kara kuru kıza, arkadaşları hep alay etmişler dedemle, “kıptiye uçkur çözülmez” diye kızmışlar. Dedem vaz geçmemiş, evlenecem diye tutturmuş bu kez. Anası babası ne etse dinletememişler, dedem de inatçı, almış kızı daha lisede.”

Sadri’nin gözleri açılmış dinlerken.

“Sonra bu ikisi kaçmış gitmişler İzmir’e. Ailelerine söylememişler bile. Kızı hiçbir yerde işe almamışlar, dedem hem çalışmış hem okumuş hem de okutmuş nenemi. Sonra kendisi mühendis olmuş, nenem de öğretmen.”

Teğmen nefes almadan anlatmış, anlatmış. Çaylar önlerinde soğumuş.

“Nenem evlenince nüfus kâğıdı da değişmiş, kıpti yerine islam yazılmış tabii. Devlet anlamamış almış atamış bunu öğretmenliğe. Yalnız nenem hep saklamış kendini, işinden hayatından olmak istememiş. Bizim ailede gizli bir sır olarak tutulmuş bu, sonra öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Yanlış anlama onun Çingan olmasına değil bunu saklamak zorunda olmasına…”

Susmuş Sadri, susmuş hep. Kafasında bir sürü şey var ama soramamış. Aylardır burada ama hiçbir komutanla konuşmamış daha önce. Nasıl konuşulacağını bilememiş.

“Her şeye rağmen okumak bir çıkıştır Sadri. Daha yaşın genç okumak şansını zorlamalısın” demiş teğmen.

Susmuş Sadri.

“Okuman var mı?” diye sormuş teğmen, “ilkokulu bitirdim” demiş Sadri.

“Sana kitap versem okur musun?” demiş teğmen, “okurum” demiş Sadri.

Sonra teğmen kitaplar vermiş Sadri’ye, içinde romanlar, hikayeler, masallar olan kitaplar. Onları okumuş bitirmiş Sadri.

Sonra ihtilal olmuş. Almış götürmüşler koca teğmeni hapse. “Komünist” demişler, almış götürmüşler.

Tezkereyi alınca dönmüş Sadri memlekete. Okumak fikri yerleşmiş aklına ama çoluk çocuk var, çalışmak lazım, ekmek getirmek lazım. Hayat almış götürmüş Sadri’yi. Ama ah etmiş çocuklarını okutacak.

Hasan’dan sonra sekiz çocuğu olmuş Sadri’nin, hiç biri dinlememiş Sadri’yi okumaya heveslenmemişler.

Gerçi Hasan orta ikiye kadar gelmiş ama sonrası yok. Sonrası klarnet, sonrası keman, sonrası darbuka…

Hasan da evlenmiş 18’inde mahalleden bohçacı Gülüzar’la. Üç yıl hiç çocukları olmamış, sonra bir ölü kız doğurmuş Gülüzar. Çok üzülmüşler. Ondan üç yıl sonra da bir oğlan çocukları olmuş, adını “Ömür” koymuşlar, uzun ömürlü olsun istemişler.

Böylece kırk yaşında dede olmuş Sadri. Ama 41 yaşında da Hasan’ını kaybetmiş. Bir düğün çıkışında, damatla kapışmış para mevzuu yüzünden. Herif, “Çingen” demiş, “hırsız” demiş Hasan’a, Hasan da çekmiş bıçağı vurmuş herifi, vurmuş, vurmuş.

Damadın kardeşi de koşmuş evden av tüfeğini kapmış, sermiş Hasan’ı yere. Ne damat kalmış geriye ne Hasan…

***

Ömür dedesinin, ninesinin kucağında büyümüş. Babasını bilmemiş hiç, daha bebekken ölmüş. Dedesini bilmiş, dedesini sevmiş.

Anası hep üstüne titremiş Ömür’ün, kardeşsiz, yetim diye hep okşamış, hep koklamış. Hasan’ına aşıkmış hâlâ, evlenmemiş başkasıyla. Gönlü yatmamış kimseye. Kayınbabasının evine sığınmış yetimiyle.

Dedesi izin vermezmiş, Ömür’ün annesiyle ninesiyle bohçaya çıkmasına. Onlar dönene kadar oyunlar oynarmış Ömür’le, sokağa da salmazmış. Masallar anlatırmış oğlana, hikâyeler söylermiş. Akşam anası, ninesi gelince, oğlanı onlara emanet edip klarnetini alıp gidermiş işe. İşten gece dönermiş Sadri, geç dönermiş. Ama gelirken gofret getirirmiş, portakal getirirmiş oğlana.

“Bu oğlanı okutalım” dermiş Sadri. Okusun kendini kurtarsın istermiş. İlkokula yazdırdıklarında çok güzel önlük almışlar, bembeyaz yakalar almışlar, renk renk kalemler, kokulu silgiler, kalem kutuları, çantalar, yepyeni ayakkabılar…

Sonra gitmiş Sadri öğretmeniyle konuşmuş, demiş ki “Hocanım, biz bu çocuk okusun istiyoruz, arkadaşları olsun, kimse ayırmasın bizim oğlanı istiyoruz” demiş. “Hiç ezilmesin, büyük adam olsun istiyoruz, siz de yardım edin” demiş.

Öğretmen genç ve idealist bir kadın “siz hiç merak etmeyin, Ömür benim de evladımdır, hiç ezdirmem onu” demiş. “Benim de yeğenim var aynı yaşta, benim sınıfa aldık onu da. Yan yana oturturum onları arkadaşlık ederler, birlikte oynarlar, hiç ayırmam” demiş.

“Bir de bizim oğlanın Abdal olduğunu söylemezseniz çok sevinirim, bilirsin çocuklar anlamaz, üstüne giderler, üzerler oğlanı.”

“Maalesef haklısınız, ben bunun saklanmasından çok utanırım ama söylemem, merak etmeyin.”

***

Mutlu bir çocuktu Ömür. Okulunu çok seviyor, arkadaşlarıyla oyun oynamaya bayılıyor. Kafası da basıyor okuyup yazmaya, matematiğe… Sadri’nin gözleri parlıyordu oğlana her baktığında.

Sınıfta ilk okuyan o oldu, kurdelasını gururla taşıyordu. İlk karnesi hep pekiyi. Öğretmeni her şeye katıyordu onu, ödevlerine yardım ediyordu.

Ömür sınıfındaki bütün arkadaşlarını çok seviyordu ama Zeynep başka… Öğretmenin yeğeni güzel gözlü Zeynep’i her gördüğünde, kalbi büyüyor, bedenini taşıyordu.

Her gün yıkanıyordu Zeynep, mis gibi sabun kokuyordu. Ömür o kokuyu daha fazla alabilmek için, sıra arkadaşının uzun sarı saçlarını ona farkettirmeden kokluyordu.

Bir gün Zeynep doğum gününe çağırdı Ömür’ü. Ömür hiç bilmiyordu doğum gününün ne olduğunu ama onun evine gitmeyi, onunla oyun oynamayı çok istiyordu, kabul etti.

O akşam işe gitmemişti Sadri. Yemekten sonra oğlanla oturup oyun oynayacak, defterlerine kitaplarına bakacaktı.

“Dede, doğum günü ne demek?”

“İnsanların doğduğu güne denir.”

“Ne yapılır doğum günlerinde?”

“Valla oğulcuğum, biz pek yapmıyoruz ama işte pasta alırlar, hediye falan verirler doğum günü olan çocuğa”

“Benim niye doğum günüm yok?”

“Olmaz olur mu oğlum? Senin de doğum günün var.”

“Peki biz niye pasta almıyoruz, niye hediye vermiyorsunuz bana?”

Utandı Sadri, “haklısın oğlum bundan sonra kutlarız senin doğum gününü.”

“Tamam.”

“Dede!..”

“Efendim”

“Ne hediye alınır doğum gününde?”

“Niye soruyorsun oğlum bunları?”

“Zeynep beni doğum gününe çağırdı, gitmek istiyorum ama ne hediye alınır bilmiyorum.”

Canı sıkıldı Sadri’nin. Bu çocuğu nasıl götürecekti doğum gününe, hemen anlamazlar mıydı “Abdal” olduklarını… Ya sonra çocuğu ezerlerse, dalga geçerlerse…

“Gitmesen olmaz mı?”

“Ama dede bütün sınıf gelecekmiş.”

Canı daha da sıkıldı Sadri’nin. Üzmek istemiyordu oğlanı.

“Tamam” dedi, “gidersin…”

“Ne hediye alırız?”

“Kitap alırız.”

***

Sabahı zor etti Sadri. Ezanla birlikte kalktı yataktan. Suyu ısıttı, banyo yaptı, traş oldu, dudağının hemen üstündeki ince bıyığını kesti, yüzüne kolonya sürdü. İşe giderken giydiği takım elbiseyi giydi, ama papyonu takmadı. Komşusu Hüseyin’e gitti aceleyle. Ondan pembe kravatını istedi, onu taktı.

Bu arada Ömür de uyanmıştı, kahvaltı yaptırdı annesi, önlüğünü giydirdi, yakasını taktı. Sonra Sadri oğlanı aldı, birlikte çıktılar evden. Sadri Ömür’ü okul kapısından içeri yolladı, o sırada bahçe kapısında olan öğretmenini gördü.

Bir oh çekti, okula girmeye gerek kalmamıştı.

“Hocanım!..” diye seslendi, öğretmen duymadı.

Bir daha, birazcık daha yüksek sesle seslendi “Hocanım!..”

Bu kez duydu.

“Günaydın Sadri Bey, hoş gelmişsiniz. Hayırdır böyle sabah sabah”

“Bir maruzatımız vardı da…”

“Hayırdır…”

“Bizim oğlanı doğum gününe çağırmış da sizin küçük hanım”

“Evet Zeynep’in doğum günü var bu haftasonu, bütün sınıfı davet etti. Ömür gelecek değil mi?”

“Gitsin istiyorum da Hocanım… Yani nasıl söylesem, şimdi ben getirip bıraksam çocuğu, anlarlar belki… Üzmesinler oğlanı…”

“Yok bişey olmaz Sadri Bey, bütün veliler gayet iyi insanlar, böyle şeyleri dert edecek insanlar değiller, merak etmeyin.”

“Yani bilmem… Şu çocuğu el üstünde tutuyoruz, zaten yetim… Üzülmesini hiç istemiyoruz, büyük adam olsun istiyoruz… Şey diyorum, benim bir fikrim var ama olur mu bilmiyorum?”

“Nedir?”

“Yani eğer size zahmet olmazsa, ben o gün sabahtan, sizin eve getirsem Ömür’ü, siz götürseniz doğum gününe… Şey zahmet vermeyeceksek tabii…”

“Tabii Sadri Bey ne demek, ne zahmeti. Ben götürürüm Ömür’ü. Ama kendinizi bu şekilde saklıyor olmanız çocuk için de iyi değil. Bir gün bununla karşılaşacak bu çocuk. Bunun utanılacak bir şey olmadığını mutlaka anlatmalısınız Ömür’e.”

Sevindi Sadri, “çok teşekkür ederim, dediğinizi de yapacağım mutlaka, ama şu doğum günü de geçsin hele…”

“Peki” dedi öğretmen.

“Çok teşekkür ederim, Allah tuttuğunuzu altın etsin hocanım.”

***

“Yer ve Gök bir zamanlar evliymişler. Bu evlilikten altı oğulları olmuş; Bilgi Kralı, Güneş Kralı, Ay Kralı, Ateş Kralı, Rüzgâr Kralı ve Sis Kralı. Ancak Bilgi Kralı dışındaki çocuklar birbirleriyle hiç anlaşamaz hep kavga ederlermiş. Yer Ana ve Gök Baba onların bu kavgalarından çok üzülürlermiş. Bir ceza vermek için kendi aralarında bir boşluk bırakıp bu boşluğa bütün kavgacı çocukları hapsetmişler. Oysa oğulları kavga etmeye devam ediyormuş.

Bu beş kavgacı kral, bu boşluktan kurtulabilmek için anne ve babalarını ayırmaya karar vermişler Bilgi Kralı bütün kardeşlerine öğütler vermiş, böyle yapmayın, yanlış yoldasınız demiş. Diğerleri onu hiç dinlememiş ve anne ve babalarını ayırmak için; Ateş ve Sis Kralı babalarına; Güneş ve Ay Kralı ise annelerine saldırmış ama bu mutlu çifti birbirinden ayırmayı başaran Rüzgar Kralı olmuş.

Yer ve göğün ayrılmasından sonra, çocukların hepsi anneleriyle beraber kalmak, babalarını ziyaret etmek istediklerini söylemişler fakat anne, kendisine saldırmamış olan yani Ateş ve Sis Kralları’nı kabul etmiş ve diğer üç oğlunu göğe bırakmış. Ayrılma anında, göğe çıkacak olan üç oğul Yer Ananın elbisesine tutunmuşlar ve elbisenin kalkan kısımlarından dağlar oluşmuş.

Bilgi Kralı ise hem anasının hem babasının yanında kabul görmüş. Bunu kıskanan Rüzgâr Kralı, Bilgi Kralına güç veren ‘bilgi taşı’nı çalıp, bir üfürüğüyle dağların arasına savurmuş.

Bilgi Kralı daha sonra yüzlerce yıl boyunca, oğullarıyla birlikte dağ dağ, tepe tepe bu taşı aramış. Günün birinde herkesi korkutan bir ejderha canavarı bu taşı bulmuş ve saklamış. Bu taşın gücüyle insanları, hastalığa, açlığa, susuzluğa mâhkum etmiş. İnsanlar Ejderha’dan çok korkuyorlarmış ve taşı ondan almaya cesaret edemiyorlarmış.

Bilgi Kralı ve oğulları ve kızlarının yolu bu Ejderhanın olduğu dağa düşmüş. İnsanlar hep koşmuşlar yanına bize yardım et demişler Bilgi Kralına. Bilgi Kralı, Gök Babasının kendisine verdiği ölümcül silahı olan yıldırımı sağ eline alıp çıkmış Ejderhanın karşısına. Ama kardeşleri Ejderha’dan yana olmuşlar. Ejderha Ateş Kralından aldığı ateşi yollamış Bilgi Kralının üstüne, Gök Baba yağmur indirmiş, ateşi söndürmüş. Ejderha, Güneş Kralından aldığı ışığı yollamış Bilgi Kralının gözüne, Gök Baba bulut yollamış kesmiş ışığı. Ay Kralı yıldızları düşürmüş Bilgi Kralının üstüne, Yer Ana etekleriyle korumuş oğlunu.

Bilgi Kralı bütün zorluklara rağmen yaklaşmış canavara ve yıldırımı fırlatmış üstüne. Yıldırım ok gibi dosdoğru gitmiş ve ejderhanın etine sımsıkı saplanmış. Bu güçlü vuruş, bir darbede kötü ejderhanın ruhunu ve vücudunu paramparça etmiş. Ejderha dağın doruğunda sendelemiş ve çok aşağılara, dağın dibine düşmüş, orada kesilmiş bir ağaç gövdesi gibi serilip kalmış.

Bilgi Kralı tam bilgi taşını alacağı sırada, Sis Kralı ortalığı sise boğmuş, göz gözü görmez olmuş. Rüzgar Kralı ise bir daha üflemiş bilgi taşına ve yine bilinmeyen bir yere uçurmuş.

İnsanlar çok sevinmişler Ejderhanın yok olmasına. Ama Bilgi Kralı yine yollara düşmüş oğulları ve kızlarıyla, ‘bilgi taşı’nı bulmak için.

İşte bu Bilgi Kralının oğulları ve kızlarıymış Çingeneler, hala o taşı arar dururlarmış.”

“Çingene ne demek Dede” diye sorarsa Ömür’e bunu anlatmaya karar vermişti Sadri.

***

Doğum günü çok güzeldi. Ömür hayatında ilk defa bu kadar çok eğlendi. Hiç görmediği oyuncaklarla oynadı, hiç tatmadığı çok güzel pastalardan yedi.

Bir kitap hediye etti Zeynep’e, içinde güzel masallar olan bir kitap. Çok sevindi Zeynep, teşekkür etti Ömür’e, bir de yanağından öptü. Yanağından öptü…

***

Bir gün okul bahçesinde Zeynep’le beraber, bahçe duvarının üstünde oturuyorlardı. Sırtlarını demir parmaklıklara dayamış, Ömür’ün getirdiği leblebi tozunu, avuçlarına döküp döküp yiyorlardı.

Okulun alçak bahçe duvarının yanından bir kadın geçti, pembe şalvarlı, başının yarısını örten ve ense kısmından düğümlenmiş tülbenti ve sırtında bohçasıyla.

“Bohçacıııı!” diye bağırıyordu kadın.

Korktu Zeynep, hemen yere atladı oturduğu duvardan. Şaşırdı Ömür.

“Ne oldu Zeynep?” diye sordu.

“Çingene!” dedi Zeynep.

“Çingene ne demek?” diye sordu Ömür.

“İnsanların çocuklarını kaçırıp, sonra onları dilenci yapanlara denir.”

“Ama bu kadın sadece bohçacı, Çingene değil” dedi Ömür.

“Bohçacıların hepsi Çingene’dir. Pistir bunlar, hırsızdır, çocukları kaçırırlar.”

Sustu Ömür. Sonra zil çaldı, sınıfa gittiler. Hep sustu Ömür…

***

“Ne oldu bu oğlana böyle, hiç konuşmuyor bugünlerde. Sürekli bağırıp çağırıyor bize.”

“Bilmiyorum baba” dedi Gülüzar “benim de yanıma hiç gelmiyor, hiç yüzüme bakmıyor.”

Acaba doğum gününde bir şey mi oldu diye düşündü Sadri, ama o gün çok neşeli dönmüştü eve. Üstelik üzerinden iki hafta geçtikten sonra niye üzülsündü ki?

Öğlen okuldan dönünce, dayanamadı sordu Sadri:

“Neyin var oğlum hasta mısın?”

“Yok” dedi Ömür “bir şey yok.” Çantasını attı bir kenara üstünü soyunmaya başladı. “Öğretmen seni yarın okula çağırdı” dedi. Sonra gitti televizyonu açtı oturdu karşısına, bir tek şey daha söylemedi.

Sormadı Sadri, soramadı bir şey daha. Aslında neyin yanlış gittiğini anlamıştı ama öğretmene sormadan konuya girmek olmazdı.

Sabahı zor etti yine Sadri. Erkenden çıktılar evden Ömür’le. Ömür elinden tutmak istemedi Sadri’nin. Okula kadar dedesinden iki adım ilerde, başı öne eğik… Yürüdüler. Okula yaklaşınca oğlan fırladı ve koşa koşa okula girdi. Sadri üzüldü çok ama arkasından yavaş yavaş o da girdi okula, oğlanın aradaki mesafeyi açmasına izin verecek kadar yavaş…

Öğretmenler odasının kapısını tıklatıp, açtı kapıyı. Ömür’ün öğretmeni Sadri’yi görünce yerinden kalktı ve yanına gitti.

“Günaydın Sadri Bey”

“Günaydın Hocanım”

“Ben sizi şey için çağırmıştım. Evde bir şeyler mi oldu, Ömür son zamanlarda çok üzgün görünüyor, derslere, oyunlara hiç katılmıyor.”

“Ben de siz biliyorsunuzdur diye düşünüyordum Hocanım. Evde kötü bir şey de olmadı ama kaç gündür bu çocuk böyle. Sebebini biz de bilmiyoruz valla. Acaba arkadaşlarıyla mı bir şey oldu?”

“Bilmiyorum ki. Hiçbir şey de söylemiyor. Belki yarın piknikte biraz açılır.”

“Yarın piknik mi var? Hiç haberim yok benim.”

“Evet yarın okulca bir pikniğe gidilecek, söylemedi mi Ömür?”

“Yok Hocanım bir şey demedi. Bu akşam bir konuşsam mı acaba?”

“Dur bakalım Sadri Bey aceleye gerek yok, yarın şu piknik de bir geçsin, belki biraz açılır orada. O zaman konuşmak daha iyi olabilir.”

“Peki” dedi Sadri.

“Yarın piknik için bir şey lazım mı Hocanım?”

“Ekmek arası bir şeyler hazırlayıverin yeter. Sabah okuldan hep beraber çıkacağız, stada kadar yürüyeceğiz, oradan otobüsler alacak hepimizi.”

***

Sabah erkenden kalktılar. Gülüzar çeyrek ekmeğin arasına peynir koydu, domates koydu. Bir naylon torba içinde, ekmeğini verdi Ömür’e.

Haziran güneşi, sabah serinliğini yırtıyordu. Erken kalkmış kuşlar, sokaklara tek tük serpilmiş ağaçların dallarından sabah şarkılarını ötüyordu. Ömür iki adım gerisindeki Sadri’ye aldırış etmeden, başı önde yürüyordu. Okula yaklaştıklarında yine fırladı Ömür, koşa koşa girdi bahçeye. Durdu Sadri, arkasından baktı oğlanın. Bir şey demedi, döndü gerisin geri.

Okul bahçesinde öğretmenler, sabah kuşları gibi ötüşen çocukları sıraya sokmaya çalışıyordu.

“Ömür, Zeynep, Tuna, sıraya geçin çocuklar.”

Sıraya girdi çocuklar el ele tutuştular. Şarkılar söylenmeye başladı. En önde birinci sınıflar, en arkada ise beşinci sınıflar, arada diğerleri… Başlarında öğretmenler yürümeye başladılar. Stada kadar 15 dakikalık bir yürüyüş olacaktı. Fazlasında zaten çocukları zapt edebilmek çok zor olur.

Ömür en ön sırada, Zeynep ve Tuna’nın ellerinden tutmuş yürüyordu ama şarkılara katılmıyordu. Öğretmen sıranın başından sonuna sürekli gidip geliyor, çocukların düzenini sağlamaya çalışıyor bir gözüyle de Ömür’ü gözlüyordu.

***

Gülüzar Ömür’le kayınbabasını yolladıktan sonra bohçasını hazırladı. Bugün yalnız çıkacaktı, Hatice Ana hastaydı.

Evden çıkıp yürümeye başladı. Oğlanı okula yazdırdıktan beri, okulun önünden geçen sokaktan değil, yolu uzatmak pahasına arka sokaklardan gidiyordu. Yarım saatlik bir yürüyüşle stadın oraya ulaşıyor, stadın yanındaki sokağa girer girmez de başlıyordu mesaisi…

Kafası hep Ömür’deydi bugün Gülüzar’ın. Ne olmuştu oğlancığa, niye bu kadar üzgündü… Yarım saat kafasında hep bu sorularla yürüdü. Hasan’ının emanetiydi Ömür, mirasıydı, kıyamazdı…

Mesaisine başlayacağı sokağa geldiğinde ayıldı, eve ekmek götürme gereği ayılttı onu. Başladı işe…

“Bohçaaaacııı!..”

***

Stadın önüne şarkılarla geldiler. Otobüsler hazırdı. Tüm çocuklar otobüslerin önünde sıraya geçmeye başladı. Ömür suskundu hala. Öğretmeni yanına geldi, “hadi bakalım çocuklar otobüsün kapısında tek sıra olun, Ömürcüğüm en öne sen geç.”

Tam o sırada bir ses duyuldu öteden:

“Bohçaaaacııı!..”

Ömür bıraktı Zeynep’in, Tuna’nın elini, yüzükoyun yere uzandı. Ellerini bir pençe gibi yapıştırdı yere. Öğretmeni geldi, arkadaşları geldi. Tuttular kollarından ama sökemediler onu yerden…

 

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 466 takipçiye katılın